english
Sezai Özdemir
09 Aralık Pazartesi 2002 - 31 Ocak Cuma 2003
Sezai Özdemir
Sezai Özdemir ile söyleşi 1954 yılında Ankara Kalecik’de doğmuşum. Tipik bir köy çocuğuydum. Annemin ikinci çocuğuyum. Birinci çocuğu ağabeyim, babamın ağabeyindenmiş. Annem, ağabeyime altı aylık hamileyken, Rifat amcam ölüyor. Ondan sonra dedem anneme “Kızım senden çok memnunum, babanın evine gitme,” diyor ve diğer oğlu Yusuf ile evlendiriyor. Ben dünyaya geliyorum. Biz beş kardeşiz. Annem çok güzel bir kadındı. ilkokul dörde kadar köyde mutlu bir şekilde yaşıyordum. Küçük yaşlardan beri resim yapıyordum. Köydeki günlerimi hep resimlerime aktardım. Ankara Yenidoğan o zamanlar varoş. Babam oradan bir gecekondu aldı. Annem de o sırada hastalandı ve öldü. O mutlu günler bitti. Taşındık. Kardeşlerim çok küçüktü. Onlarla ilgilenmek zorundaydım. Babam Ankara’da Sağlık Bakanlığı’nda marangoz olarak işe başladı. Beni de yanında işe götürüyordu. Sonra okul tatillerinde çalışmaya başladım. Boyacılık, terzilik, simitçilik yaptım. Babam annemin ölümünden sonra öz annem kadar sevdiğim Zehra Hanım’la evlendi. Ondan da bir çocuğu oldu. Biz tabii köy çocuğuyuz, pek laftan da anlamıyoruz. Zehra annem bizi intizama sokmaya çalışıyordu. Baskıya dayanamadım orta okulun ikinci sınıfında evden kaçtım. Simit fırınında yatıp kalkarak orta okulu bitirdim. Simit işini iyice öğrendim. Bir yandan da resim yapıyordum. Tuval yapmayı bilmediğim için mukavvaların üzerine resim yapıyordum. O sıralarda, ihmalkarlıktan liseye kaydımı yaptıramadım. Benimle aynı yaşlarda büyük amcamın oğlu Hüseyin vardı; O Kuleli’ye girdi. O da resim yapardı. Tatillerde birlikte resimler yapardık. Yıllar sonra Akademi’ye birlikte girdik. Birimiz birinci, birimiz ikinci olarak. Tabii bütün bunları anlatmak kolay ama, yaşamak zor. Yine amcamın oğlu bir yaz geldi, “Oğlum, ne bunlar ya? Niye renk yok?” dedi. O zamanlar bu kadar çeşitli güzel boyalar yok. Bir iki marka var. Boyayı sürüyorsun ertesi gün solup gidiyor. Bana ilk Hüseyin öğretti tuval diye bir şeyin olduğunu ve nasıl yapılacağını. İ. S: O dönem yaptığınız resimler duruyor mu? Yozgatlı bir Hüseyin ağabey (Tatar Hüseyin) vardı. O bana boya alırdı, mukavva verirdi. Resim yapmamı teşvik ederdi. Ben de boyuna resim yapardım. Sonra Hüseyin ağabey onları çerçeveletip evine asardı. Şimdi o resimleri merak ediyorum; çünkü hayal meyal hatırlıyorum. Hüseyin ağabey öldü ama Ankara’ya bir gittiğimde eşini ziyaret edip resimleri görmek istiyorum. O dönem bilinçsiz bir şekilde resim yaptım. Fırında, askerde, cezaevinde resim yaptım. İrrasyonel bir şekilde resim yaptım diyelim. (Yoksa içgüdüsel mi?) İ. S : Naiflik ve yerlilik durumu bu herhalde. Yerlilik, evet ya da köylülük diyelim. Ne derseniz deyin. Böyle bir çalışma içindeyken bir yaz yine amcamın oğlu Hacı Ahmet ve benim Rıfat ağabeyim fırına geldiler ve beni eve babamla barıştırmaya götürdüler. Tabii fırında çok kötü şartlarda yaşıyordum ve kendime çok iyi bakamıyordum. Bütün o günlere ve fırına resimlerimde yer verdim. Her neyse, kalkıp eve gittik. Bizimkilerle barıştım. Akşam yemekten sonra kardeşlerimi bana emanet edip babam ve Zehra annem bir yere gittiler. Sonra eve döndüklerinde babam yelek cebinden bir alyans çıkardı: “Al, sana kızı verdiler,” dedi. “Ne kızı?” dedim. İşte dedi Deli Aşık’ın kızını. Benim kayınpederin namı Deli Aşık’tı. Bolulu bir adam. Anıtkabirin yapımında çalışmış, soğuk demirci, hani derler ya “hayat mektebi okumuş” yol yordam bilen kalender bir adam. Kuran okuyor, Atatürkçü, gazete takip ediyor filan. Böyle bir adam Deli Aşık. İ. S: Deli Aşık kızını verdi. Evet. Kızı bir kere görmüştüm. Babamla Zehra Anne evlenirken. Rabia Özdemir çocuklarımın annesi. Evlendik. Simitçilik yapıyordum o zamanlar. O kadar çalışırdım ki bileklerim şişerdi hamur yoğurmaktan. İspirto, alkol sürerdik fayda etmezdi. Çok ağır bir iştir simit yapmak. Üç ay sonra hanımı babamın evine bırakıp İzmir’e kaçtım. Alsancak’ta bir simit fırınında çalıştım. Sonra, Bursa’ya geldim ve oradan da İstanbul’a. İ.S. : Askerlik ne oldu o arada? S. Ö. : Askere gitmemiştim o sırada, askerliği de anlatacağım. İstanbul’a geldiğimde iş bulamadım. Damatlık elbisemin ceketini Kadıköy’de yirmi liraya sattım ve Ankara’ya döndüm. Eve gidemedim tabii. Evden ayrılıp aradan dört, beş ay geçince karımın ailesi gelip onu almışlar. Hatta hanımı daha önce isteyen Mengenli bir ahçı varmış, ona vermeye kalkmışlar. Ankara’da yine simit fırınına döndüm. Hanımın evi de fırına çok yakındı. Duymuş benim döndüğümü, bir gün fırına geldi. Tekrar birlikte yaşamaya başladık. Kayınpeder de beni affetti. Fırında çalıştım, seyyar satıcılık yaptım, erik, mısır, kuru yemiş sattım. Ailemi geçindirmeye çalıştım. İlk evlendiğimizde evlilik nedir bilmiyordum ki. Çocuktuk daha. Hatta yaşımı bir yaş büyütmüşlerdi resmi nikah için. Bir süre sonra yine üç arkadaşımla çalışmak için İstanbul’a geldim. Ama bu sefer daha hazırlıklıydık. Bir handa kalacak yer bulduk. Çağlayan’da, Boğazkesen’de, Zeytinburnu’nda, Kumkapı’da çeşitli fırınlarda çalıştım. Sonra Mart 1972’de askere gittim. Askerde de resim yaptım. Atatürk resimleri yaptım, fotoğraflardan bakıp resimler yaptım. Adım ressama çıktı. Ressam aşağı ressam yukarı. Askerlikte olmadık işler geldi başıma. Adam vurdum, kendimi vurdum. Cezaevine girdim. 1974 Kasım, zor bitti askerlik. Lümpenlik de kolay değil. İ.S: Askerlik dönüşü? Ankara’ya geldim dönüşte; ama bu sefer fırıncılık yapmamaya kararlıydım. Dışkapı semtinde sekiz ay bir benzincide pompacılık yaptım. Bir gün bir haber geldi. Benim eskiden çalıştığım fırının sahibi Tatar Hüseyin ölmüş, benim kalfam Zekeriya usta askerden gelmiş ve Maşallah simit fırınını işletmek istiyormuş, bana da haber göndermiş. Ben fırına bir gittim ki Zekeriya usta beş yüz kilo odun, beş çuval un, iki kilo susam iki kilo şeker almış. Şeker yakmak dediğim resmim de anlattım o dönemi. Şeker yakmanın ne olduğunu anlatayım kısaca. Fırında iş aradığında sana çok soru sormadan yani “nerede çalıştın? ustan kim?” gibi, sorular sormadan hemen iki kilo toz şeker, bir teneke bir de gaz ocağı verirler. “Usta şerbet kalmamış şunu bir yakıver” derler. Eğer sen o şekeri iyi yakarsan, bu işi biliyorsun diye işe alınırsın. Onu resmettim. Zekeriya usta ile sıfırdan işe başladık. İşte günde 1 çuval, 2 çuval işliyorduk. 1976 yılına kadar hemen hemen sekiz ay da orada çalıştım. 8-9 çuvala kadar da çıktı günlük işleme. Sıhhıye’deki, Ulus’daki simit camekanlarına kafamda simit taşıyordum. Her neyse biz böyle çalışırken, amcamın oğlu Hüseyin 1975 yılında mezun oldu, personel teğmen olarak çıktı. Tabii Kara Harp Okulu’nda diploma merasimine gittik. Merasimden sonra, Hüseyin, “gel Sezai seninle bir yere gideceğiz,” dedi. Gittik. Bana bir dilekçe yazdırtıp bıraktı. Kara Kuvvetleri’ymiş meğer. Aradan altı ay geçti, bir baktım bana bir mektup geldi, Bursa Işıklar Askeri Lisesi’ne hademe olarak tayinim çıkmış. 1976 Mayıs’ında ben işlemlerimi yaptım ve işe başladım. O zaman lisenin personel şube müdürü, Yüzbaşı Süleyman Demiröz’dü. O benimle konuştu, sorular sordu filan ve sonunda hademelik yerine Kütüphaneye memur yaptı. Nasıl sevindim. Zaten ben klasiklerin yarısını askerde ve cezaevinde okumuştum, geri kalanlarını da kütüphanede okudum. Lisenin kütüphanesi çok zengindi. Jack London’ın Martin Eden’ini keşfettim, o çok önemlidir benim hayatımda. İşte Madam Bovary’leri şunları bunları... Ne iş yaparsam o işi çok benimserim, severim o işi, işime sevgi katarım, yaptığım iş sevilerek yapıldığını gösterir. Bu yetenek maniyerizmi gösterisi değildir. Hiçbir işi yapmış olmak için yapmam. Kimse anasının karnında öğrenmiyor, bilmediğim işi öğrenmeye çalışırım. Kütüphane memuru olunca da o işi öğrenmeye çalıştım. Dewey sistemini yani kitapların sınıflanmasını, raflarda nasıl yer alacağını, kayıtlarının nasıl tutulacağını, zimmet işlemlerini vs. hepsini yaptım. 1978’e kadar kütüphanede çalıştım. Sonra yine askeriyede avans mutemedi oldum, bu yeni iş terfi gibi bir şeydi benim için. Bu arada, Işıklar Askeri Lisesi’ne başladığım sırada yarım kalan eğitimime de devam ettim, akşam lisesine yazıldım. Bir yandan memuriyet bir yandan öğrencilik ve tabii resim. Ek gelir olarak, askerlerin fotoğraflarından resimler yapıyordum. Bir gün hiç unutmuyorum, unutmamak ne kelime resimle ilgimin dönüm noktası olan bir anekdotu anlatacağım. Alaylı bir ressam olarak yaşıyorum, Işıklar Askeri Lisesi’nde alım satım yapmak için devlet malzeme ofisi var Bursa’nın dışında, Mesken diye bir semt, Işıklar’a uzak bir yerde. Arkamda cemse, ben önde bir jipte gidiyoruz. Öğrencilere kırtasiye, araç gereç, alıyorum. Bunları avans mutemedi olduğum için ben organize ediyorum. Bir baktım bir adam elinde bir resimle yoldan geçiyor. Resimde zenci bir çiftin düğün resmi var. Resme bakakaldim. Şoförü durdurdum. Adamın yanına gittim. Adı Hüseyin Çetin. O da böyle askerden, jandarmadan, polisten tırsan biriymiş. Şaşırdı bana bakıyor. Resmi kimin yaptığını sordum; o yapmış. Resim beni çok etkilemişti. Ustanın kim olduğunu, ne iş yaptığını filan sordum. “Tabelacıyım,” dedi. “E dedim bu resim?” Kendisinin alaylı bir ressam olduğunu söyledi. Dükkanının yerini öğrendim, işimi bitirince yanına gittim. Dükkandan bir içeri girdim. O Bursa sokakları, o İstanbul peyzajları, ışıklar, gölgeler... Adeta Hoca Ali Rıza gibi resim yapıyor. Bir portre yapıyor, fırçayı, rengi öyle bir kullanıyor ki sanki adam yeni tıraş olmuş. Yani bunlar sizin için ne anlam ifade eder bilmem ama, bir ressam için bunlar önemli şeylerdir. Çok usta birisi. Hüseyin Usta ile tanışıklığım böyle başladı. Sonra ben her hafta sonu sabah çocuklarımla kahvaltı yapıp, hemen onun yanına gidip çalışmaya başlıyordum. Bir tür çıraklığını yapıyordum. İşte, bulaşığını yıkıyorum, ortalığı topluyorum, boyasını karıyordum. Benim yanımda kesinlikle çalışmıyor, işlerim bitince “hadi Sezai ben çalışacağım,” diyor beni kibarca kovuyordu. Ben de anlıyordum. Ketumdu. Meğer beni deniyormuş, gerçekten resim yapmak benim için bir tutku mu? Yoksa gelip geçici bir heves mi? Aradan bir iki sene geçti. Bir gün bana “gel, otur” dedi. Hemen duvara şöyle bir iki çıtadan ters v şovale yaptı, hiç unutmam. Bana Alparslan Türkeş’in bir fotoğrafını getirdi. İşte o yıllar sağ-sol davası biliyorsunuz. Bursa İl Teşkilatı için ısmarlamışlar resmi. Ben oturdum o resmi yaptım. Baktı, bazı yerleri düzelttirdi, yüreklendirici eleştiriler yaptı. Biz böyle başladık. Ben portreyi, gerçek anlamda ondan öğrendim. Biz 1980 Ağustos’una kadar usta-çırak ilişkisi içinde çalıştık. Bir şey daha var, şimdi ben memurum. Memurum ama, kadrom hademe. Eğer ben bir vukuat yapsam hiç iyi olmaz. Askeriye disiplinli yer. Hiç olmazsa liseyi bitirmeye karar verdim. O zamanlarda eğitim enstitüleri vardı. Üç ayda öğretmen yetiştiriyorlardı. Ben de bundan istifade etmeye niyetliydim, Işıklar Askeri Lisesi’ne resim öğretmeni olurum diye düşünüyordum. İşte 31 Ağustos 1980, 12 Eylül’e on iki gün kala Hüseyin Çetin öldü. Hüseyin Çetin’i vurdular, sağcı lümpenler. Mahvoldum. Ondan sonra da zaten 12 Eylül oldu ve benim hayallerim bitti. Eğitim Enstitüleri kapatıldı; fakat bu arada ben boş durmadım, akşam lisesini bitirdim. İrfan Önürmen diye bir arkadaşım var, şimdi o da ressam, akşam lisesini birlikte bitirdik. O sonra akademiye girdi, biz görüşmeyi sürdürüyorduk. Bu arada ben de kültürle, sanat tarihiyle bağımı kurup artık evrensel nitelikteki bir takım değerlerin farkına varınca, resim yapmanın da nasıl bir şey olduğunu daha iyi anlamaya başladım. Resim yapmanın sadece bir insanın portresini çizmek ya da peyzaj, natürmort yapmak olmadığını anladığımda, yıl 1983’tü ve istifa ettim. Artık yeter devlete çalıştığım, bundan sonra kendime çalışacağım dedim. Bu arada 1981 yılında eşimin üzerine bir dükkan açmıştık. Bu dükkanda çok iyi para kazandım. Bursa’da bir ev almıştık. Ev taksitlerini ödeyebilmek için harcı alem resimler yaptım. Sanat tarihçileri ne der bilmiyorum? Bu arada, Bursa’daki Ressamlar Sokağı? Evet, onlara da değinmek lazım. Fen İşleri Müdürü vardı, Basri Sönmez Bey, hatta Osmangazi Belediye Başkanlığı da yaptı bir ara. O bize olanak sağlamış, Tophane-Muradiye girişinde kömür satılan bir yeri, biraz düzelttirip Ressamlar Sokağı diye bir yer kurmuştu. İstifa ettikten sonra bizzat Ressamlar Sokağı’nın sözcülüğünü yapmaya başladım. 10-15 arası resimle uğraşan kimisi profesyonel kimisi amatör arkadaş vardı. Tecimsel bir yerdi. 1989’da kapandı orası. Yazları ben Mimar Sinan Üniversitesi tatile girdiği zaman Ressamlar Sokağı’nda Ticari resimler yapıyordum. Turistik resimler diyelim. İşte Bursa sokakları, İstanbul sokakları, peyzajları. Yazları ne kadar para biriktirirsem kışları okula hazırlık. Bir süre böyle geçti. Peki, akademiye giriş nasıl oldu? 1986 yılında desen eğitimi vererek akademi sınavlarına hazırladığım üç tane öğrencim vardı. Biraz para biriktirip dershaneye yazılmak ve üniversite sınavlarına hazırlanmak niyetindeydim. Öğrencilerimden biri müjdeyi verdi. YÖK bir karar almış lise mezunları yetenek sınavıyla akademiye girebileceklermiş. Bu imkandan faydalandım, sınava girdim. Bu arada amcamın oğlu Hüseyin Yüzbaşı olmuştu. O da yıllık izinlerinde Bursa’ya geliyordu, biz birlikte açık havada oturup izlenimci sokak resimleri yapardık. Hüseyin’in hocası da şimdi emekli albay Feridun Saraçoğlu’ydu, Hikmet Onat’ın öğrencisi. Akademik anlamda bir çok şeyi ben Hüseyin’den öğrendim. Biz akademiye girmeden bir çok tekniği öğrenmiştik. Sınavlarda Hüseyin birinci, ben üçüncü, bir de çok yetenekli Ufuk diye bir çocuk da ikinci oldu. Ufuk’la yetenek notlarımız aynıydı ama onun üniversite puanı vardı, o eklenince ikinci oldu. Biz böylece akademiye girdik. Tabii ben okula başlayıp, dükkandan ayrılınca hanım orayı işletemedi. Kira veriyoruz, hiçbir gelirim yok, satış yok. En son 87’de büyük bir borsa çalkalanması olunca dükkanı kapattık. Parasız pulsuz kaldık. Ben akademinin ilk yılı Hüseyin’de, Darphane’deki lojmanda kaldım. Hüseyin evli, çoluğu çocuğu var, ben orada rahat edemedim. Böyle bir çok zorluklar içinde okudum. Şişli Belediyesi’nden izin alıp Teşvikiye Camisi’nin önündeki parmaklıklara resimler asardık, ufak tefek satış oluyordu. Okulu böyle tamamladım. Okul olduğu zaman, sabahleyin 9.30’da atölye başlar, saat 12:30’da biterdi. Atölye bittikten sonra ben, doğru Teşvikiye Camisi’nin oraya gidip resimleri asardım. Hüseyin ve diğer bazı arkadaşlarım da teori derslerinin notlarını tutardı, ben onlardan alır çalışırdım; ama resim atölyesini hiç ihmal etmedim, atölye çok önemliydi. Neşe Erdok Atölyesi’nde? Evet, Neşe Erdok atölyesinde. Onunla ilişkiniz nasıldı bu arada? Hocayı akademiye girmeden önce tanıyordum. İrfan Önürmen sayesinde ve basından. Neşe Hanım, takip ettiğim, izlediğim bir ustadır. Bursa seyahatleri sırasında bir grup öğrenciyle Ressamlar Sokağı’na gelmişti. Orada tanışmıştık. Beni Don Kişot’a benzetirdi. İstifa hikayemi de çoluk çocuk durumumu da biliyordu. Sanata balıklama atlamamı sempatiyle karşılıyordu. Neşe Erdok’un atölyesinde sadece bir dönem okuyabildim. İdeal bağlantım o gün bu gün devam eder. O sırada, malumunuz, soyut – somut çatışması vardı. Bence çok saçma sapan bir şey. Neşe Hanım, figüratif grubuyla grafik bölümüne gitmek zorunda kaldı. Atölyenin başına, geçenlerde kaybettik, Asım İşler, geldi. Bana, figüratif resim yaptığım için çok eziyet yaptı. “Git evinde resim yap, arkadaşlarına kötü örnek oluyorsun” derdi. Ben de inadına otururdum atölyede, hatta bazen Teşvikiye Camisi’ne bile çıkmazdım. Asım Bey bir öğretim üyesi mübadelesiyle bir iki yıllığına Paris’e gidince Güngör Taner ve Zekai Ormancı hocam oldular. Şimdi, bir avantajım vardı, diğer öğrenciler benden küçük ve entellektüel birikimleri olmamalarına rağmen hepsi soyut resme yöneldiler, zorlandılar demek daha doğru. Ben biraz kemikleşmiştim herhalde, psikolojik baskıya rağmen, oturdum istediğim resmi yaptım. Kendimi ancak figüratif resimle ifade edebileceğimi düşünüyordum. Zaten resimlerimdeki tema da bendim. Bence, sanatta en son çözümleme insanın kendisinin kendine bir bakışıdır, bunu beğenirsin veya beğenmezsin. O doğrultuda devam ettim. Akademiyi yüksek bir ortalama ile dört yılda bitirdim. Bitirmek mecburiyetindeydim; çünkü o sıralarda çocuklar da artık, ortaokulu bitiriyordu. Liseye gidecekler. Bursa’ya 1991’de döndüm. Bu arada eşimle aramda benden kaynaklanan bir sorun başgösterdi. Gönül muhabbeti deyip geçiyorum izninizle. Çekirge’de bir atölye-daire tuttum. Akademiye hazırlık öğrenci kurslarıyla ve kendi resim çalışmalarımla uğraştım. Bir takım ödüller aldım. Mezun olduğum zaman ilk kişisel sergimi 1991 Nisan’ında Ramko Sanat Galerisi’nde açmıştım; çünkü o galerinin açtığı çağdaş resim yarışmasında mansiyon kazanmıştım. Tabii sergide resim satamadım. Bunun sebeplerinden biri de birinci körfez savaşıydı. Resim satabilseydim, İstanbul’da kalacaktım. Mecburen Bursa’ya döndüm. Çekirge’deki atölyemde çalışmaya başladım. Bir çok Bursa peyzajları yaptım. Atölyemin penceresinden yaptığım resimlerdir onlar. Yarım kalan okumalarım vardı, onları gerçekleştirdim. Bu arada amcamın oğlu Hüseyin, mezun olunca Kuleli’ye resim öğretmeni olarak atandı, sonra o da istifa edip İstanbul’da atölye açtı. Oraya gidip gelmeye başladım. Sergiler oluyor, gidiyorum, birkaç gün kalıyorum filan. Yine bir sergi vesilesiyle gitmiştim, Bursa’ya dönüşte resimlerimi taşıyamayıp bir öğrencime vermiştim. O öğrencim kirasını mı ödeyememiş bir şey olmuş, rehin kaldı benim resimler. Yeri öğrendim, gittim. Gümüşsuyu Caddesi’nde bir apartman. Öğrenci de ortada yok. Kapıcıyla konuştum. “Beyefendi, o öğrencinizin elektrik borcu var, onu ödeyeceksiniz resimleri o zaman alırsınız,” dedi. Resim yapan, güzel şiirler yazan bir polis tanıdığım vardı. Polis olduğu için yol yordam bilir diye düşündüm. O beni resim almak isteyen bir arkadaşıyla tanıştırdı. O adam iki resmimi satın aldı. Gerçek fiyatının altında gitti resimler ama diğer resimleri kurtarabilmem için o resimleri satmam gerekiyordu. Nitekim biz kurtardık o resimleri, çok berbat durumdaydı resimler, bakımlarını yaptım. Resimleri kurtardıktan sonra toplam 38 resmi de aynı adam satın aldı. Resimler oldukça ucuza gitti ama mecburdum. Kızım Zeynep liseye başlayacaktı. Oğlum Bora sanat eğitimi almak istiyordu. Onu da diğer öğrencilerimle birlikte Bursa’da çalıştırıyordum. Kısacası bunlar okulu kazanırsa kira ödeyemezdik. Hiçbir gelirimiz yoktu, muhakkak ev almamız lazımdı. 1993 Mart’ında burayı satın aldım. Ondan sonra Zeynep, Güzel Sanatlar Lisesi’ni, Bora da Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık Bölümü’nü kazandı. Resim bölümünü de kazanmıştı ama “baba, ben de senin gibi sürünemem,” dedi. “Ben resim yapacağım ama kendime göre bir plan uygulayacağım,” dedi. “İyi oğlum, resim sanatı seni bekler,” dedim. O şimdi mimar. Zeynep benim gibi ressam, ablası Elif’de resim öğretmeni oldu. İstanbul’da burayı alınca büyük bir rehavete girdim. Bu arada gönül meselesi zaten bende bir travma oluşturmuştu. İçkiyi arttırdım. Performansım düştü Bir şey soracağım. Mehmet Ergüven’in de dikkatini çekmiş, benim de dikkatimi çekti. Bu, “Bir Şizofrenin Hatıra Defteri Serisi” resimler ne zaman başlıyor? Sevgilim beni terk ettikten sonra. O da kendine göre haklıydı. Çocuklarımı bırakamam, ona bir şey vaad edemem; ama elimden gelen her yardımı yaptım ona, resim çalışmalarını destekledim. Jack London’ın Martin Eden’i gibi bir hayatım var. Bunu ben istemedim. Şartlar bunu bana dayattı. Askerlikten sonra bende içgüdünün yerini artık akıl aldı. Hiçbir şeyi enine boyuna tartışmadan düşünmeden yapmadım. Bu benim çok işimi kolaylaştırdı. O kadar kolaylaştırdı ki hayatımın genel toplamı içerisinde rasyonel olmak, batılı gibi düşünmek ve bu düşünceyi hayata geçirmek. (Aşk hariç) Sonra baktım ki akıla akıl gerek. Yani akıl da tek başına tehlikeli, akıl insanın her şeyini anlatmıyor. Akıl içgüdüyü engelliyor. Çünkü içgüdü, daima ister, ister. Materyalizm de, madde de “hayır,” der, direnir. Materyal ve beşeri dünyanın içinde yaşıyorsun, ihtiyaçlar sorunlar hep materyalist. Bir de öbür tarafta, senin canlılığından gelen-vitalite arzu ve isteklerinden kaynaklanan bir istem var. İştah. Evet, iştah diyelim. (Friedrich Nietzsche, iç istenç-iç gereksinim diyor) Onu durdurmamız lazım. Neyle durdurursun onu? Akılla durdurursun. Peki akla gereken ikinci akıl ? Onu açacağım. Nedir sanat? Sanatta hakikatın, hakiki olmanın peşindeyiz. Sunduğun eser, kabul edilir edilmez, benimsenir benimsenmez. Bilim yapmıyoruz, sanat yapıyoruz. Bu hakiki olmanın ölçüsünü eğer sen o akıl dediğimiz rasyonel kartezyen düşünceyle ortaya koyuyorsan, aklınla sanatına zarar vermesini sağlıyorsan bu paradoks. O zaman o ikinci akıl dediğim aşkınlık hali ortaya çıkar. Akıla da akıl lazım dediğim nokta o. Aşkın ego gibi bir şey. Evet, aşkın ego, çünkü bu durum otomatik işler ve bilinçdışıdır. Şöyle ki, kültür ne? Kültür, insanın unuttuğudur. Ne demek unuttuğu? Kültürü öyle bir özümsüyorsun ki artık yeni bir bilgi gibi algılamıyorsun. Nasıl kalbin tıkır tıkır otomatiğe bağlamışsa kültür de aynı şekilde otomatik artık, onu bilgi olarak hatırlamana usa vurmaya gerek yok. İşte sanat da sanatçı için öyle olmalı. Mesela bakıyorsun resme oranlarda sorun var. Adam geliyor diyor ki “Sezai eli bozuk görmüyor musun?” Ya kardeşim iyi de, resimde o elin küçük veya büyük olmasından ziyade, başka şeyler de var. Resmin başka değerlerine bakın. Ben bakmıyor muyum, ben de bakıyorum. O el orada küçük veya büyük ama resmin diğer öğelerine baktığında o devede kulak kalıyor. Onu ister büyütür, ister küçültürsün. Buna biz, resimde kendiliğinden deformasyon diyoruz. Bunlar önemli değil. Önemli olan ne? Biçim ve içerik ilişkisi, bu ilişkinin birbirine bengü –sonsuz- dönüşüdür. Bir tuvaldeki resmin her santimetre karesinden sorumlusun, evet, ama o eni boyu olan resim düzlemi içerisinde o tür bir iki maddi hata senin hakiki olmana engel teşkil etmez ki. Orhan Gencebay diyor ya “hatasız kul olmaz”. Mükemmel diye bir şey yoktur beşeri dünyada. Mükemmel olan ide ve ideal olanlardır. İstediğin sanat eserine bak, istersen maddi hata bulursun. Mesela Tiziano’nun bir nü eseri var. Önde yatan bir kadın, arkada bir hizmetçi, sandık, köpek vs. Çok güzel bir resimdir. Nü’nün kolunda acayip bir deformasyon vardır. Şimdi bu Tiziano resmi yapamamış mı demek? Yapamamışsa iyi ki yapamamış. Bir sanat eserinin tümüne bakması gerekiyor insanların. Başka bir şekilde söylersek, başarılı ve başarısızlıkları arasındaki uyuma, ahenge bakılmalıdır. Dolayısıyla tüm bunlar kafamda netleştiği için o tür eleştirilere aldırmıyorum. Yoluma devam ettim, ediyorum da. Peki Mehmet Ergüven’le tanışmanız? 1993 yılında ben bir yarışmaya resim göndermiştim. Bursa’daydım o zaman. Ödül kazandım. Mehmet Ergüven bana resimlerimi beğendiğini söyleyen bir mektup gönderdi. Çok sevindim. Bursa’ya geldi, tanıştık, uzun uzun konuştuk, resimlerimi inceledi. O da ilginç buldu hayatımı, resimlerimi. Bir kitap yazdı benimle ilgili. Sonra ne oldu bilmiyorum, yazdığı kitaplar künyesinden çıkardı benim kitabı. Günümüzde eleştirmenler sanatçıların burunlarına, ayıların burunlarına takılan halkalardan takmak istiyorlar. O halkalara takılı 8-10 metrelik “özgürlük” adını verdikleri zincirler de ellerinde. Daha fazlasına gerek yok... Bizim Keskin’li Hacı Taşan bir türküsünde şöyle der “sana diyeceğim çok amma, çok kalabalık yerdesin” misali. Bir yandan yarışmalara katılmayı bir yandan da sergiler açmayı sürdürdüm. 1997 yılında benim için çok önemli bir şey oldu. Hüseyin, amcamın oğlu, yine bu içki yüzünden arabasının altında kalarak, trafik kazasında öldü. O sırada yeni bir resme başlamıştım. Ankara’daki Maşallah Simit Fırını’nın resmini yapıyordum. 1997’de başladım, 2001’de zor bitirdim o resmi. Hüseyin, benim için çok önemliydi. Pek geçinemezdik ama o, akrabam olmanın ötesinde kader birliği yaptığım bir arkadaşımdı. Onu kaybedince, mahvoldum, kendimi birkaç yıl tamamen bıraktım. Sonra oğlum Bora duruma el koydu. Çok içiyordum, iyice zayıflamıştım. Resim yapamıyordum. Balıklı Rum Hastanesi’ne yattım. Zeynep kızım, evladım yanımda refakatçı oldu. Toparlandım. İki buçuk yıl içki içmedim. Tekrar rasyonel dünyaya döndüm. Hastanedeki günlerimle ilgili resimler yaptım. Resim piyasası hakkında ne düşünüyorsunuz? Şimdi diyorlar ki piyasa önemli. Piyasa dediği şey nedir ki? Sensin, benim. Bugün Türkiye’de nasıl, ne şekilde insanların para kazandığını, nasıl ahlaki değerleri yozlaştıran bir şekilde iş yaptıklarını görüyorum. Piyasaya sahte resimler sokarak, Jeeplerde dolaşıyorlar. Bildiklerim var, isimleri bende saklı. Bunlara resim vermeyeceğim kimse bana bulaşmasın yeter. Artık ihtiyaç durumu ortadan kalktı. Çocuklar büyüdü, iş sahibi oldular. Sonra benim başka bir zenginliğim var, fakirlikten, fırın köşelerinden geldim. Param olsa da olmasa da ben tek bir şeyden korkarım; hastalıktan. Eğer beden ve ruh sağlığım yerindeyse, ben zerre kadar hiçbir şeyden korkmam. Parasızlıktan korkmam, çünkü parasızlık nedir biliyorum. Çocuklarım da kendiliğinden alıştı. Yokluk nedir bilirler. Benim maceramda hep bana destek oldular. Peki, sergi işleri? 2003 yılında Karşı Sanat’da sergi açmıştım. Bir anekdot... Bir gün sergiye Mehmet Güleryüz geldi. Ben de ordaydım. Dolaştı, baktı. Beni ve resmimi tanıyormuş, bizim sokaktan. Serginin ne zaman kapandığını sordu. Bir hafta vardı serginin kapanmasına. “Bu sergi çok önemli, birdenbire yapılamayacak bir sergi, mutlaka tanıtalım, eleştirmenleri toplayıp bir panel düzenleyelim” dedi. Basınla ilgili çalışmalar yapıldı, ilanlar verildi, bildiriler yayımlandı. Panele gitmedim, CD’den izledim. Mehmet Bey paneli yönetmiş. Usta bir ressam, hakikaten usta birisi. Resim okumayı çok iyi bilen biri. İsmini duyuyorum Fulya Erdemci diye bir bayan vardı, hem kel hem hoduldu. Panel’e dersini çalışmadan gelmiş, beni devamlı aşağılıyordu. Önce kızdım sonra değmez diye düşündüm, boş verdim. Yeni katalogda Seneca 1 ve 2 diye resimler var; Seneca ile bağlantıları nedir? Seneca’nın çok beğendiğim iki aforizması var. Birincisi, “nereye gideceğini bilmeyen geminin, hiçbir rüzgar işine yaramaz.” İkincisiyse, “gerçek bir idealist dört duvar arasında dünyanın tüm maceralarını yaşayabilir.” Benim gibi bir tembelin felsefesine uyan sözler. Ne tembellikleriniz var? Kendimi tembel olarak nitelendirmem aslında. Yaşlandıkça insan tembelleşiyor. Mesela, arkadaşlarım “Sezai, Fındıklı’ya git deniz kenarına, iyot kokusunu al,” derler; ben de “hakikaten Fındıklı çok güzel bir yer; ama ben bir idealistim, o yüzden bu bahçeyi aldım. Atölyenin bahçesinde dünyanın çeşitli maceralarını yaşayabiliyorum” derim. Bahçeyle de ilgili resimlerim var. Hatta surrealist resimler de yaptım. Peki buradan nereye gidiyorsunuz? Şimdi, köye dönüyorum. Zaten çocukluğum köyde geçti. Köyde o kadar mutluydum ki... Bana göre şehir hayatı varoş bir hayat, lümpence. Bugün 53 yaşındayım ve diyorum ki 1950’den bu yana, bu ülkeyi kim yönettiyse kötü yönetmiştir. Bugün nüfusun büyük bölümünün fakirliğinin de vebali onlarındır, bilinen bilinmeyen trajedilerin yaşanmasının sebebi de kötü yönetimdir. Eğitimin hali perişan, eğitimin amacı kafası karışık nesil yetiştirmek mi? Bana gelen genç çocukları görüyorum, içim kan ağlıyor, yeteneklerini keşfetmeden ölüyorlar. Bu mudur devletin toplum mühendisliği... Yazık kardeşim! Her zaman kızlarıma “kızım, buradan fazla uzağa gitme. Çağlayan’a git, 29 yaşında bir kadın, üç tane çocuğu var dördüncüye de gebe. Dördüncüye gebe olan bu kadıncağız, kendisinin bir trajedi yaşadığını, trajik bir yaşam sürdüğünü bilmiyor, bilincinde değil. O yüzden çıldırmıyor. Ben size yaşadığımız bütün parasızlıklara rağmen, bugünlere gelmenizi sağlayan ideal bir ortam sağladım. Size iyi kötü bir bilinç aşıladım, yani birer aydın adayı oldunuz.” Onlar da zaten bunu görüyorlar. Çocuklarımla ciddi anlamda herhangi bir sorunum olmadı. Benim kendime göre izlediğim bir yol var. Yaşadığım şehre, yaşadığım olaylara bakarım ve kendimi değerlendiririm. Kapıcı, sütçü gelir her gün servis yapar ve deftere bir çentik atar ya, sonra ay başında da “şu kadar borcunuz var,” der. Aynı şekilde kendime, beynime bir sütçü gibi çentik atarım. O çentiklerden bir tane çekerim yeri ve zamanı geldikçe, bir tuval bittikçe... Şimdi iki tane İstanbul, bir tane nü, bir tane adı Şeker Ahmet Sezai Paşa 2 olacak bir otoportre yapıyorum. Bir de yine benim doğduğum köyü, hatta şimdi olmayan, doğduğum evin avlusunu resmediyorum. Görmek ister misiniz?
Henüz bir çalışma eklenmemiştir.