english
Diyarbakır Hapishanesi Ne Yana Düşer ?
22 Eylül Perşembe 2011 - 19 Ekim Çarsamba 2011

 

"DİYARBAKIR HAPİSHANESİ NE YANA DÜŞER" SERGİSİ İÇİN ÇAĞRIDA BULUNAN KİŞİ VE KURULUŞLAR


1. Karşı Sanat Çalışmaları :
Cem Arslan
Feyyaz Yaman
Gökhan Gençay
Nurettin Erkan
Özcan Yaman
Özgür Korkmazgil
Yavuz Tanyeli

2. Diyarbakır Cezaevi Gerçekleri Araştırma ve Adalet Komisyonu :
Ali özkan   
Av. Aydın Erdoğan 
Av. Ergin Cinmen
Av. Fikret İlkiz     
Av. Hafize Çobanoğlu
Av. Mebuse Tekay 
Av. Öztürk Türkdoğan    
Ayşe Berktay     
Celal Başlangıç (Gazeteci) 
Celalettin Can 
Doç Dr. Ozan Erözden  
Dr. Mustafa Sütlaş
Dr. Tarık Ziya Ekinci 
Feyyaz Yaman (Ressam) 
Hasan Erkul 
Klin. Psik. Berrak Karahoda      
Mehmet Güç  (Gazeteci)
Meltem Aslan
Murat Çelikkan (Gazeteci)   
Nesligül Kızılırmak 
Nimet Tanrıkulu 
Öğr. Üyesi. Esen Aslandoğan 
Prof. Dr. Baskın Oran  
Prof. Dr. Gençay Gürsoy 
Prof. Dr. Nihal Saban
Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı
Prof. Dr. Tahsin Yeşildere
Prof. Dr. Turgut Tarhanlı
Psik. Erdoğan Çalak
Şebnem İşigüzel (Yazar) 
Temur Taşdemir 
Yard. Doç. Dr. Murat Paker 
Yrd. Doç.  Nazan Üstündağ 
Yunus Bircan  

3. 78'liler Girişimi: 
Celalettin Can
Hasan Erkul
Nimet Tanrıkulu
Yunus Bircan

 

 

 DİYARBAKIR HAPİSHANESİ NE YANA DÜŞER?

Gökhan Gençay

Diyarbakır Hapishanesi, yaşadığımız toprakların yakın tarihinde pek çok simgesel anlama sahip bir mekân. Darbe döneminin en korkunç işkencelerine ev sahipliği yapan, dönemin zulüm politikalarının merkezlerinden biri olarak işlev gören bu bina, Kürt meselesi adıyla kodlanan sürecin gelişiminde de milat noktalarından biri olarak varlığını korudu yıllar boyunca . Bu cezaevini çevreleyen duvarların arasında, bir yandan faşizmin korkunç zulüm mekanizması, akla hayale sığmaz eziyetleri soğukkanlı bir programla hayata geçirdi, bir yandan da söz konusu sistematik işkenceler vasıtasıyla  ulaşmayı amaçladığı ideolojik emellerin yol haritasını hazırladı. Hazırlanan yol haritasında sadece baskı, katliam ve işkence pratikleri yoktu; bunlar üzerinden ve bunlar ekseninde başkaldıran bireylere itaati, azınlık kimliklerine asimilasyonu da dayattılar. Böylece, insan denen canlı türünün kendi hemcinslerine yapabileceği sınırsız kötülük kapasitesinin bu coğrafyadaki emsalsiz örneklerinden biri oldu Diyarbakır Hapishanesi.

Aynı hapishanenin sembolik kültür içindeki yerini başka bir perspektiften de okumak mümkün aslında. Baskının ve tahakkümün olduğu her yerde direnişin, mücadelenin filizleneceği gerçeğinin de somut örneklerinden biriydi Diyarbakır Hapishanesi. Orada tutsak tutulan, akıl almaz işkencelerle fiziki ve psikolojik olarak yok edilmeye, ehlileştirilmeye çalışılan öznelerin, bu uygulamalara karşı adım adım ördükleri, inşa ettikleri direnişin tarihi de aynı mekânın sınırları içinde yazıldı. En uç boyutlarda sergilenen şiddet karşısında insan onurunu savunanların iradelerinin nelere kadir olduklarının da gözlemlendiği bir yerdi Diyarbakır Hapishanesi. İrlanda’dan Güney Afrika’ya, Şili’den Uruguay’a, dünyanın her yerinde benzer yöntemlerle geliştirilen baskı, zulüm, işkence denklemlerine, yaşadığımız topraklardan eklemlenen Diyarbakır Hapishanesi, özgürlük ve adalet kavramlarının ete kemiğe büründüğü anlara da tanıklık etti; acıların, yoklukların, vahşetin olduğu kadar dimdik ayakta kalma uğraşının, can bedeli sahiplenilen insanlık onurunun da mirasını taşıdı günümüze.

Trajediyle mitin böylesine iç içe geçtiği acı dolu bir geçmişe sanatın prizmasından bakmak da haliyle son derece zor. Adorno’nun meşhur “Aushwitch’den sonra şiir yazılamaz” savından yola çıkarak,  sanatın yaşanan korkunç olayları açıklamak, tarif etmek için ne kadar uğraşırsa uğraşsın naif ve yetersiz kalacağı tespiti gerçektir gerçek olmasına, ama buna rağmen bir biçimde “başkalarının acısına bakma” cesaretini de göstermek gerekir. Diyarbakır zindanlarından bahsederken şık metinler ve süslü laflar eşliğinde, estetik arayışlara çubuğu büken çalışmalar kifayetsiz kalmaya mahkûmdur ama sanat, toplumun kendi geçmişiyle, o geçmişte yaşanan acılarla yüzleşmesi sürecine katkı sağlamak, fiilen sorumluluk üstlenmek zorundadır.

 Bu bağlamda, Diyarbakır’da yaşananların soğuk bir unutuşun buz tutmuş karanlığına bırakılmaması lazım. Kurbanlar, cellatlar, katiller ve asiler tüm boyutlarıyla, olanca yakıcılıklarıyla günümüze taşınmalı. Egemen konformist anlayışın gizlemeye çalıştıkları birer birer arz-ı endam etmeli bilincimizde. Hâlâ kanamaya devam eden yaraya derman olabilmek için öncelikle olanın, yaşananın tüm çıplaklığıyla bilince çıkarılması, kavranması şart. Bu uğurda, orada, o mekânda yapılanların tüm boyutlarıyla gözler önüne serilmesi gerekiyor. Retoriğin, manipülatif etkenlerin kapsama alanına girmeyen çıplak gerçeğin dışavurumuyla işe başlanmalı elbette. Gerçeğin ürkütücülüğünden çekinmemenin, yarına dönük umutlara kapı açmaya muktedir olduğunun bilincinde olunmalı. Sadece bu bile, resmi tarihin, propagandaların etki alanında kalmış çoğunluğun, kişisel planda, kendisine dokunduğu oranda da olsa, orada yaşananlar üzerine vicdani bir hesaplaşmaya girmesini tetiklemeye yeter.

Ancak, geniş kitlelerin bu tip bir muhasebeye girmesine vesile olmakla yetinmek de tek başına doğru bir tutum değildir. Yüzleşme gereksiniminin temel ihtiyacının gerçekler olduğunu bilenlerin, kendi yönelimlerini de estetik ve içerik düzleminde sorgulaması elzemdir. Bu sorgulama önce kendi kendimize soracağımız  bazı sorularla başlar. Acının ve dehşetin estetiği olabilir mi? Hayal gücü, kuşaklar boyunca travmatik bir mirasla taşınan bu zulmü anlatmakta ne gibi bir rol üstlenebilir? Meselenin ve yaşananların vahameti,  taraf olmaktan imtina ederek, dışarıdan bir bakışla salt nakletme kaygısıyla anlamlandırılabilir mi? Sanatçının pozisyonunu politik figürlerden ayıran şey nedir, veya böyle bir ayrım ne kadar gereklidir?

Bu ve buna benzer onlarca soruya bir çırpıda yanıt vermek kolay değil elbette. Zaten sanatçının işi, başı sonu belli, dört başı mamur yanıtlarla ortaya çıkmak da değil. Diyarbakır Hapishanesi’nin tarihsel konumu, o mekâna içkin anlam dünyası, sanatın temel estetik tartışmalarını, form üzerine gelişen yaratıcı açılımları geri plana atıyor mecburen. Yaşananların katı gerçekliği, temanın bizzat kendisinin bütün bu sanatsal üretime has düşünce egzersizlerinin önüne geçmesine neden oluyor, ister istemez.

İşkencenin, vahşetin  sanatsal ifadesi hususu ise her zaman bu düzlemdeki en çetrefil tartışma başlığı durumunda. Şiddetin olduğu gibi, dolayımsız aktarımının, söz konusu sürece, o süreçte iktidar mekanizması tarafından tutsaklara uygulananlara vâkıf olmayan yeni kuşaklar açısından “öğretici” bir işlev göreceği kuşkusuz. Ama, Diyarbakır’ı ele alırken salt faşizmin zulmüne odaklanmak, o zulmün pratik izdüşümleri ekseninde rota belirlemek, meselenin katmanları arasında sağlıklı bağlantılar kuramamak, sistematik, kurumsal şiddetin ürkütücülüğü mitini besleyebilir, iktidar karşıtı bireysel/ örgütsel karşı duruşların imkânsızlığına dair bilinçaltı korkuların fitilini tutuşturabilir. Tabii, bundan kaçınmayı arzularken, söz konusu dehşetin kıyıcılığını küçümsemek veya kendi bedenlerini ateş hattına süren direnişçileri insanüstü kahramanlar olarak kutsamak da diğer bir hatalı yaklaşıma tekabül eder.

Böylesi meseleler üzerine sanat hattından üretimde bulunmak, sözünü söylemek, ince ve gergin bir ipin üstünde cambaz misali yol almaya benzer. Yanlış ve dengesiz bir adım, sarf edilen emekleri, niyetleri heba etme riski taşır. Yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerine dışarıdan bir gözle yaklaşmak mümkün olmadığı gibi, sanatçının samimiyetinin sınanacağı en önemli konu da, onu bu hususta üretmeye motive eden nedenler olacaktır. Dolayısıyla, ne fildişi kulelelerden vakanüvislik taslamak, ne de politik planda var olan reel kutuplaşmaya, mevcut tarafların bilindik argümanlarıyla eklemlenmek doğru değil. Özgürlükçü, bağımsız sanat, bu iki, kalıpları çoktandır belirlenmiş ana hattın arasında salınarak kendi duyarlılığını oluşturmak zorunda. Kadim biçim-içerik uyumu tartışmasının önüne geçecek, üretimlerin toplumsal manada değer kazanmasına, zengin bir etkileşim sürecinin önünü açmasına vesile olacak olan da bu duyarlılığın sağlıklı temeller üzerine inşa edilmesi zaten. Dolayısıyla, kolektif manada parçalanmış belleğin onarılması için geçmişe doğru çıkılacak bir yolculuğa, dünün bugünle olan bağlantısını da ihmal etmeden atılmak hayati önemde.    


SERGİYE KATILAN SANATÇILAR    

Adil Okay
Ali Ziya Çamur
Altan Çelem
Anti – Pop
Arzu Kılıçdoğan
Aslan Cem  Şahin
Ayca Telgeren
Barış Eviz
Başak Bugay
Beyza  Boynudelik
Burhan  Yıldırım
Burhan Kum
Bülent Demirbağ
Caner  Karakaş
Cem Arslan
Cihat  Aral
Ciler Belen
Çağla Cömert
Dilan Gümüş
Dilara Hançer Sebah
Dürnaz Akşit
Ebru Dede
Eggi Jus
Elif İpek
Ercan Vural
Erdal Arslan
Erdinç  Gümüş
Erdinç Ünlü
Erim  Bayrı
Eşber Karayalçın
Eşref Yıldırım
Evrensel Ürün
Fatih  Tan
Fulya Çetin
Füruzan  Şimşek
Gül  Bolulu
Gülcan  Kartal
Günay  Demir
Halil Yavuz Ertürk
Hazal Hüngül
Hülya Bakkal
İbrahim  Çiftçioğlu
içmihrak
İnci Furni
İsmail Agan
Ingrid Frauenberger
Juan Botella
Kader Genç
Kainat Güzeli
Kamil  Fırat
Kamusal Sanat Laboratuvarı
Komet
Lütfiye  Bozdağ
Maria Sezer
Mehmet Ali  Boran
Mehmet Ceper
Mehmet Latif Sağlam
Memed Erdener
metin üstündağ
Meliha Coşkun
Murat  Germen
Murat Olcay
Mustafa  Horasan
Müjgan Arpat
Necdet Kutlucan
Necla Sağlam
Nurettin  Erkan
Nurseren Tor
Okay Özkan
Olgu Ülkenciler
Oya Papatya  Erkalan
Özcan  Yaman
Özgür  Erkok
Özgür  Ertürk
Özgür  Korkmazgil
Özgür  Vural
Rahşan Yorozlu
Rauf  Kösemen
Rafet Arslan
Rüzgar Özer
Saadet Sorgunlu
Saeid Esmaelli
Sabahattin  Tuncer
Serpil  Odabaşı
Sertap Yeğin
Seyfettin Aslan
Sezai  Özdemir
Sezer Cihaner
Şafak Taner
Şahin Çetin
Şakir Sağlam
Turgut  Yüksel
Umut Germeç
Uygar Demoğlu
Vahid Akça
Yasemin Erengezgin
Yavuz Tanyeli
Yeşim Ağaoğlu
Yeşim Şahin
Zenep  Özdemir
Zeynep  Serdar
Zülfikar Tak

 

GRUP GÖÇEBE

Arzu Çorbacı
Çetin Pireci
Deniz Pireci
Müjgan Atukalp
Serdar Çongar
Serhan Atukalp)

Grup Daralan

Günhan Sönmez
Emrah Sönmez
Sesil Deatris Kalaycıyan
Toksit Sincap


 

SERGİ MEKANLARI
1. Bilgi Üniversitesi Sempozyum Alanı
2. Cigerxun Kültür Merkezi (Diyarbakır)
3. Karşı Sanat Çalışmaları
4. Evrensel Kültür Merkezi
5. Tüyap Kitap-Sanat Fuarı

Serginin Afişi
Turgut Yüksel

 

...Böylesi meseleler üzerine sanat hattından üretimde bulunmak, sözünü söylemek, ince ve gergin bir ipin üstünde cambaz misali yol almaya benzer. Yanlış ve dengesiz bir adım, sarf edilen emekleri, niyetleri heba etme riski taşır. Yaşadığımız coğrafyanın gerçeklerine dışarıdan bir gözle yaklaşmak mümkün olmadığı gibi, sanatçının samimiyetinin sınanacağı en önemli konu da, onu bu hususta üretmeye motive eden nedenler olacaktır... Sergileme Tarihi : 22 Eylül Perşembe 2011 – 19 Ekim Çarşamba 2011 Sergi Mekanları : Karşı Sanat Çalışmaları – Beyoğlu / Evrensel Sanat Galerisi Tarlabaşı. Başvuru: Katılımcılar, eserlerinin; boyut ve tekniklerini, özgeçmişlerini, diğer açıklayıcı bilgileri ile bir adet görselle birlikte (yüksek çözünürlükte) ve ihtiyaç duydukları taktirde konu ile ilgili metinlerini en geç 01 Eylül Perşembe 2011 günü mesai saati bitimine kadar, Karşı Sanat Çalışmaları - Beyoğlu adresine ulaştırmalıdırlar. İşlerin Teslim Tarihi : En geç 13 Eylül 2011 Salı Saat : 18:00 Beyoğlu Adresine.