english
ULUS RESİMLERİ
15 Nisan Pazartesi 2013 - 12 Haziran Çarsamba 2013

ULUS RESİMLERİ

Sezai Özdemir’in  Ulus Resimleri sergisi 15 Mayıs tarihinde Karşı Sanat’ta açılıyor. Özdemir, resimlerinde kendine özgü stiliyle genlerinden taşıdığı varlığını kavramlaştırıyor, imgeye kavuşturuyor. Sonsuza değin sürecek bir “yaşamsallık” olanaklılığını çoğaltıyor usta ressam. Batı’nın yıkılan “aşkınlığına” karşı kendi  “içkinliğinde” çoğalan bir yaşamsallığın ifadelerini sunuyor.

 

Sergi: Ulus Resimleri

 

Sanatçı: Sezai Özdemir

 

Tarih: 15 Nisan- 12 Haziran 2013

 

Adres: Karşı Sanat Çalışmaları, Gazeteci Erol Dernek Sokak, No 11/4 Hanif Han, 34420 Beyoğlu/İstanbul

 

Telefon: +90 (212) 245 71 53 - 54

Faks: +90 (212) 249 71 67

 

E-posta: info@karsi.com

 

Sezai Özdemir Özgeçmiş

1953 yılında Ankara’da doğmuş,Mimar Sinan Üniversitesi Neş’e Erdok atölye’sinden mezun olmuştur.Sanat eğitimi sırasında uygulama atölyelerinden gravür ve litografi dallarında sertifika almıştır.

Kişisel Sergiler

2008 -  Akademililer Sanat Merkezi ,İstanbul

2003 – Karşı Sanat Çalışmaları ,İstanbul

2000 – Elhamra Sanat Galerisi ,İstanbul

1997 - Temizocak Sanat Galerisi ,İstanbul

1996 – Maltepe Sanat Galerisi,İstanbul

1994 – Capitol Sanat Galerisi ,İstanbul

1993 –Devlet Resim ve Heykel Müzesi ,İzmir

1991 –Ramko Sanat Galerisi,İstanbul

1987 –Ramko Sanat Galerisi , İstanbul

Karma Sergiler

2001 – Harfiyat, Hain Geceler ,İstanbul

2001 – Atölye Ox-sa,İstanbul

 

Ödüller

1994 – Mimar Sinan Üniversitesi , Yeni Eğilimler sergisi, Birincilik Ödülü

1992 – Ana Sigorta II.Resim Yarışması ,Birincilik Ödülü

1990 – 24. DYO Resim Yarışması ,Birincilik Ödülü

1990 – IV.Tekel Resim Yarışması ,Birincilik Ödülü

1985 – Tiglat Genç Ressamlar Yarışması ,Mansiyon Ödülü

 

İSTANBUL’UN TAŞI

Feyyaz Yaman

 

Karşıdan baktı imparatorların evine, padişahların köyüne. İrin yürüyordu damarlarından, sokaklarından. Her köşesi uğulduyor, zonkluyor, uç verip yükseliyordu yine, sular yine kararmış, mermer tunca dönmüş “yine köpek gibi güzelim derken bin yıllık orospu” eteklerinde yolcusunu beklerken Hades’in boş kayığı.

Korkma! Korktukça sıra sana gelecek… Uzan sakince,  o serin suyun üstüne bırak kendini… Cebinden çıkar bir metal para, altın renginde. İster gözünü kapat, ister ağzına kitle, bedenimi kapat İstanbul, bedenim İstanbul. Şimdi bir Aztek tapınağından sıçrar gibi bir Pars, göz açıp kapayıncaya kadar parçalarsa beni, arkamdaki yadigâr olsun.

Ah İstanbul!

Her aynada ciğerimin köşesi, tarağımın yanında öbür yüzüm… Senin yüzünden düştüm bu hale…

Bu filmle başlar bavul toplanmaya. Kimi Hülya, kimi Kadir İnanır, otobüs, tren, vapur…
Jip , bip yoktu o zaman, Haydar Paşa’dan bakınca içi titrerdi adamın.

Yazının girişinde kullanılan romantik mağdur özne metaforu 70-80’li yıllara değişerek damgasını vuran, Yeşilçam sinemasında dilsel karakterini oluşturan toplumsal ifadenin tahhayyülüne ilişkin bir göndermedir.

Sezai Özdemir’in Türkiye coğrafyasında sermayenin yeniden birikimi çerçevesinde yaşadığı gerilime paralel sürüklenen toplumsal hareketin köyden şehire yolculuğu, kuşağın arzu, kırılma, acı ve nostalji ile kendini ödünlemesi, tüm kuşağı ve çevresi için tipolojiktir.

Sahte katharsis ile Yeşilçam sinemasının sistem içine çektiği toplumsal duygusal alan iki uçludur. Sistem içinde cinselliğe kaydırılan şiddet “porno” dünyasına çekilerek soğutulurken toplumsal öfkenin hamasi bir başkaldırı ve “isyan” duygusu ile bütünleşen bir romantik özgürlüğe bürünür biraz Atilla İlhan, biraz Yılmaz Güney isyanı.

Sezai Özdemir’in resim serüveni bu yolculukla başlar, ama bununla devam etmez, edemez…  Çünkü onun Ankara Kalecik ilçesinden Bursa ve İstanbul’a yolculuğuna paralel Türkiye coğrafyasının bahsi geçen değişimi, çok hızlı bir şekilde değişen dünyanın yeni çatışmalarının merkezi olmuştur.

Tek kutupluluk, neo-Liberalizm, post-Fordist ekonomik modellerin dayatılması, modernizmin postmodernist söylem üzerinden yıkımı, ulus devlet kavramının, piyasa ekonomisi ile “çokkültürlülüğe” evrilmesi, öznenin yıkılışı, siyasi alanın şiddet eliyle bastırılması, hız ve teknoloji araçları ile siyasetin sanat ve kültür alanına çekilmesi estetize edilmesi, kültüralizm projeleri, kent ve megapol mekânlaşmaları ile emek bedenin borçlandırılıp, faizlendirilmesi, kısacası sermayenin küresel anlamda merkezileşmesi ve büyümesi stratejileri bildiğimiz dünyayı bir kez daha altüst etmiştir. Bu yıkımların gözleyicisi ve mağduru olarak sanatçı resminin arka planını kurgular.

Kentin üzerinde dolaşan ruhun “parçalayıcı bir hız” olduğunu dile getirirken bu “isyan” duygusuyla hareket eder. Bu çelişki ve çatışmalar içinde bedeni her gün yarılır.

Ölüm kalım savaşının içinde her bireyin “ iki girip, bir çıktığı” bir “thunder ball” arenasında parçalanmış bir beden ve bir yanı ölü bir ruhtur.

İstanbul labirentinin içinde Minator’un Günlük darbeleri ile apoletlendirilmiştir yaralı bedeni. Darbeler ülkesinin yurttaşı olarak sığındığı yeraltı mağarasında dans eder Hades’le. Son sığınağın bedeni olduğunu bilir. Çünkü Kant’çı Yüce’nin koşulsuz bir sığınma alanının hiçbir mekânı, hiçbir hukuku, hiçbir geçerli toplumsal sözleşmesi kalmadığını bilir. Kocaman bir yalandır hepsi.

Yaşamanın, hayatta kalmanın yalancı güvenlik duygusuna inanmadığı için aciz değildir. Korkuyu yendiği için her gün arenadan sağ çıkar. Onun bedenindeki şizofrenik ikilik yaşam ve ölüm dualitesidir.

Varoluşsal parçalanmışlığı yüzeydeki lekeleşmiş kontrastlıklarla çoğaltır tekrarlar. Beyazlar, kırmızılar, mavi lekeler sert konturlar, modleli alanların sarmalından aysberg gibi yüzeye çıkar, nefes alır.

Kendi bedenindeki yurtsuzluğu, ulusun yurtsuzluğuna koşuttur. Makineleşmiş bedenlerin, sayısallaşmış düşüncenin, organizması içinde organsız kalmış bedenlerin dışavurumudur. Akciğersiz, midesiz, mesanesiz yaşayabilir, dönüşebilir.

Güçlü bir refleks ve günlük bir ritüel ile, genlerinden taşıdığı varlığını kavramlaştırır, imgeleştirir. Sonsuza değin sürecek bir “yaşamsallık” olanaklılığını böyle çoğaltır. Batı’nın yıkılan “aşkınlığına” karşı kendi  “içkinliğinde” çoğalır.

Decart öncesi, Rönesans öncesi aklın, hukukun, karolajlı bir yüzeyde, perspektifleştirip  dizgeleştirilmediği bir düzlemde konumlanır. Huzursuzluk ve uyumsuzluk, bozulan belki de hiçbir zaman kurulamamış olan güçler dengesinin, hukukun, inancın yokluğuna işaret eder.

Aldanmış olmanın verdiği parçalanmışlık duygusu, tüm iyi vatandaşlık inancını, yani kutsallığı ne kadar parçalanmışsa, tuvalin yüzeyi de o kadar tedirgindir.

İdeallerin heykeline kar yağmıştır bir kere, şimdi kürklüsü, tüylüsü herkes can pazarındadır. Simit yine can kurtaran olmuştur nefsin saraylarında.

Primitiflerin Giotto’dan Massacre’den, Ucello’dan , Lorenzetti’den geçtiği eşikten geri döner.

Günümüzde meta olan aklın ve ruhun serüveni yeni baştan oluşur.

Her meta oluş bir tükenişse, tükenişi direnişe çevirmenin sırtında yürür. Kendi şizofrenliğinde bir daha çoğalır.

O kendi tarihinin cenazesi önünde ayağa kalkandır.


 

 

 

Henüz haber eklenmemiştir.
Henüz bir çalışma eklenmemiştir.