english
Suskonuş
04 Şubat Çarsamba 2009 - 28 Şubat Cumartesi 2009

İletişim dehşetinin tuvaldeki infilakı:

SUSKONUŞ

Tutuklama sahnelerinin klişe repliğidir: “Konuşmama hakkına sahipsin.”

Hiç yadırganmaz bu ifade. Kimimiz sadece duymaya alıştığı için, kimimiz de hukuk sisteminde ne tür avantajlar sağladığını bildiğimizden normal kabul eder onu… Halbuki özde ne tuhaftır, susmanın bir “hak” sayılması.

İnsanlık (eğer gerçekten gelişiyorsa) kendini ifade etmek, sesini duyurabilmek gibi anahtar kavramlar üzerinden gelişmektedir. Ama susmak da bir “hak”tır işte. Dahası, stratejik bir tavırdır. Özünde “söyleme mecburiyeti” yatan ideolojiler toplumsal hayatı sessizce ve derinden ele geçirdikçe, kullanılması belki de en zor inisiyatife dönüşür.

“İletişim” dediğimiz şey bize endüstriyel oyuncaklar üretedursun, klasik yağlıboya tekniğinin tavizsiz direnişçileri olan iki genç ressam, tuval üzerinde gitgide daha çapraşık, daha alengirli kompozisyonlar kurmakta. Bu kompozisyonlardaki dramatik etkinin merkezine yerleşen kavram ise, içeriği kendinden menkul bir “suskonuş” hâli.

Akgün’ün fantastik ve yerçekimsiz bir düzlemde, Uşaklıgil’in ise ayakları yere basan bir psikolojik gerilim örgüsü içinde rol verdiği karakterler, iletişim hakkının bir dayatmaya dönüştüğü günümüz gerçekliğinin “kurtarılmış”ları… Hissiyatlarını sembolleştiren dekor ve aksesuarlar çeşitlense de, çevrelerini saran iklim oyunbaz da olsa, belli ki hepsi 21. yüzyılın “kobay” insanları arasından seçilip, tuvalin güvenli çıtaları arasında özgürleştirilmişler…

Son çeyrek asır içinde bireysel iletişim, yağmurda mürekkebi akan ayrılık mektuplarından, asla ayrı kalamamanın ödül mü ceza mı olduğunu sorgulatacak çapta bir bağımlılığa dönüştü.

Sözlerin metalaştığı, metin ve seslenişlerdeki içeriğin ise anlamdan yoksun kaldığı bir dönemin ilk kuşak kobaylarıyız. “Oradaymışçasına” hissi yaratan iletişim tuzakları sayesinde, konuşacak alternatif şeyler üretemeyecek kadar yapıştık kaldık birbirimize.

Açılıp da kapanmayan parantezlerin bir tarafına kondurulmuş noktalı virgüllerle göz kırptığımız şey, hız uğruna hacimden olmaktır… Bir zamanlar tasvir uğruna tözü harcayan dönüşüm, şimdi de sembol uğruna tasvirin başını yiyor…

Ya bir adım sonrası?

İletişime gerek dahi bırakmayacak bir “anında farkındalık” durumu, kendini ifade etmek için görsel platformların en uhrevisini, yani şaseye gerilmiş bezi tercih eden sanatçıları nereye yönlendirecek? Hangi duyguyu, hangi ideolojiyi, hangi dondurulmuş saliseyi mekan tutacak yağlıboya resim?

Cevap, Uşaklıgil ve Akgün’ün yapıtlarında gizli: Bazen birbirlerine, bazen de toplu protesto hali içindeymişçesine izleyiciye bakan karakterler, kapıldıkları ilişkiler ve diyaloglar girdabından kurtulmak için stratejik, manidar ve kalıcı “suskonuş” pozlarını tercih ediyor… İzleyicilerinin yapamadığı bir şeyi yapıyorlar; susma hakkının ta kendisini bir konuşma biçimine çeviriyorlar…

Tuvaldeki erkekler ve kadınlar, bu katı tercih için nereden mi cesaret alıyor? Cevap basit:

Kendilerini ete kemiğe büründüren ince işçilikli boyanın, ışıkla her buluşmasında yeni ve gizli bir lisan yaratacağının gayet bilincindeler… Renkler arasındaki diyalog ve polilogların sonsuz bir etkileşimler denizi içinde yeniden üreyeceği, kromanın en loş duvarda bile tiz sesler çıkartacağı kesin… Susmanın ve konuşmanın en doğal, en özgün hali, bu tablo ahalisinin gövdelerinde gizli…

Ya bizler?

Boyayla var edilmiş sihirli yaratıklar olmadığımız içindir ki, meramımızı anlatabilmek gibi safiyane arzular yüzünden nice aygıtçıklara muhtaç kalıyoruz… Dışarıdaki sahte dünyaya bir tuval bezinin yüzeyinden bakamıyoruz ki, yanağımızı incelikli fırça darbeleriyle okşayacak ressamlar görelim!…

“Suskonuş”u bizzat yaşamak için yapabileceğimiz tek şey, yerini asla alamayacağımız bu karakterlerin karşısına geçmek ve kendimize onların gözünden bakmak…

Murat Mıhçıoğlu

Zeynep AKGÜN - Sayat UŞAKLIGİL
SUSKONUŞ Tutuklama sahnelerinin klişe repliğidir: “Konuşmama hakkına sahipsin.” Hiç yadırganmaz bu ifade. Kimimiz sadece duymaya alıştığı için, kimimiz de hukuk sisteminde ne tür avantajlar sağladığını bildiğimizden normal kabul eder onu… Halbuki özde ne tuhaftır, susmanın bir “hak” sayılması. İnsanlık (eğer gerçekten gelişiyorsa) kendini ifade etmek, sesini duyurabilmek gibi anahtar kavramlar üzerinden gelişmektedir. Ama susmak da bir “hak”tır işte. Dahası, stratejik bir tavırdır. Özünde “söyleme mecburiyeti” yatan ideolojiler toplumsal hayatı sessizce ve derinden ele geçirdikçe, kullanılması belki de en zor inisiyatife dönüşür. “İletişim” dediğimiz şey bize endüstriyel oyuncaklar üretedursun, klasik yağlıboya tekniğinin tavizsiz direnişçileri olan iki genç ressam, tuval üzerinde gitgide daha çapraşık, daha alengirli kompozisyonlar kurmakta. Bu kompozisyonlardaki dramatik etkinin merkezine yerleşen kavram ise, içeriği kendinden menkul bir “suskonuş” hâli. Akgün’ün fantastik ve yerçekimsiz bir düzlemde, Uşaklıgil’in ise ayakları yere basan bir psikolojik gerilim örgüsü içinde rol verdiği karakterler, iletişim hakkının bir dayatmaya dönüştüğü günümüz gerçekliğinin “kurtarılmış”ları… Hissiyatlarını sembolleştiren dekor ve aksesuarlar çeşitlense de, çevrelerini saran iklim oyunbaz da olsa, belli ki hepsi 21. yüzyılın “kobay” insanları arasından seçilip, tuvalin güvenli çıtaları arasında özgürleştirilmişler… Son çeyrek asır içinde bireysel iletişim, yağmurda mürekkebi akan ayrılık mektuplarından, asla ayrı kalamamanın ödül mü ceza mı olduğunu sorgulatacak çapta bir bağımlılığa dönüştü. Sözlerin metalaştığı, metin ve seslenişlerdeki içeriğin ise anlamdan yoksun kaldığı bir dönemin ilk kuşak kobaylarıyız. “Oradaymışçasına” hissi yaratan iletişim tuzakları sayesinde, konuşacak alternatif şeyler üretemeyecek kadar yapıştık kaldık birbirimize. Açılıp da kapanmayan parantezlerin bir tarafına kondurulmuş noktalı virgüllerle göz kırptığımız şey, hız uğruna hacimden olmaktır… Bir zamanlar tasvir uğruna tözü harcayan dönüşüm, şimdi de sembol uğruna tasvirin başını yiyor… Ya bir adım sonrası? İletişime gerek dahi bırakmayacak bir “anında farkındalık” durumu, kendini ifade etmek için görsel platformların en uhrevisini, yani şaseye gerilmiş bezi tercih eden sanatçıları nereye yönlendirecek? Hangi duyguyu, hangi ideolojiyi, hangi dondurulmuş saliseyi mekan tutacak yağlıboya resim? Cevap, Uşaklıgil ve Akgün’ün yapıtlarında gizli: Bazen birbirlerine, bazen de toplu protesto hali içindeymişçesine izleyiciye bakan karakterler, kapıldıkları ilişkiler ve diyaloglar girdabından kurtulmak için stratejik, manidar ve kalıcı “suskonuş” pozlarını tercih ediyor… İzleyicilerinin yapamadığı bir şeyi yapıyorlar; susma hakkının ta kendisini bir konuşma biçimine çeviriyorlar… Tuvaldeki erkekler ve kadınlar, bu katı tercih için nereden mi cesaret alıyor? Cevap basit: Kendilerini ete kemiğe büründüren ince işçilikli boyanın, ışıkla her buluşmasında yeni ve gizli bir lisan yaratacağının gayet bilincindeler… Renkler arasındaki diyalog ve polilogların sonsuz bir etkileşimler denizi içinde yeniden üreyeceği, kromanın en loş duvarda bile tiz sesler çıkartacağı kesin… Susmanın ve konuşmanın en doğal, en özgün hali, bu tablo ahalisinin gövdelerinde gizli… Ya bizler? Boyayla var edilmiş sihirli yaratıklar olmadığımız içindir ki, meramımızı anlatabilmek gibi safiyane arzular yüzünden nice aygıtçıklara muhtaç kalıyoruz… Dışarıdaki sahte dünyaya bir tuval bezinin yüzeyinden bakamıyoruz ki, yanağımızı incelikli fırça darbeleriyle okşayacak ressamlar görelim!… “Suskonuş”u bizzat yaşamak için yapabileceğimiz tek şey, yerini asla alamayacağımız bu karakterlerin karşısına geçmek ve kendimize onların gözünden bakmak… Murat Mıhçıoğlu