english
A-La-Turca
26 Aralık Salı 2006 - 27 Ocak Cumartesi 2007

Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Özdemir Altan atölyesi mezunu sanatçının 9. kişisel sergisi olan bu sergi için şunlar söylenebilir:

„Müfit İşler sanatsal kimliğini, öncelikle yer, tarih, insan üçgeni üzerinden kuramsallaştırarak soyut ve dile oturtan bir sanatçı. Bu soyutluk Batı ve Batı medeniyeti dışı arayışları ile soyutlamayı son derece kendine özgü bir anlatıma çevirerek; İslamiyet ve öncesi imgelerin, mitlerin imgeleşme, motifleşme giderek sembolleşme düzleminde kendini ifade ediyor.

Bu doğrultuda anlatımcı, dinamik, çatışma ve çözülme gerilimi üzerine kurulu sembollerle, rençi, ifadeci bir dil oluşturan sanatçı, izleyiciyi pagan dünyasının mitlerinden çağımız insanının bilinçaltı dünyasına uzanan bir hesaplaşmaya çağırıyor.“

Müfit İŞLER
Türkiyede 70’ler, 60 ların hemen devamı olarak tam bir kaos ve cinnet dönemi biçiminde yaşandı. İçinde iki değil üç kuşak barındırır. 20 yılda ( 65- 85) neredeyse 2500 yıllık bir süreç derinliğinde ve hatta üç değil dört kuşak şekillenmiştir. Dördüncü kuşak diğer üç kuşağın karşıtı olarak ve onların düştüğü yerlerde boşluğu doldurmak üzere geleceğe saçılarak yeni hayatın oluşumunda etkin olmuştur.. 70’lerin arka planına baktığımızda dipten gelen klasik burjuva devriminin ektikleri ile onu dejenere ederek yine üstte kendi iktidarlarını ören eski sınıfların çatışmasını görürüz. Tüm sanat batıdan etkilenerek ama kendi içinde de kendi dejenerasyonuna tepki göstererek yaratma serüvenini oluşturmuştur. Bir İstanbul/Anadolu karşıtlığı var. Ayni zamanda giderek, kentlere doğru hızlanan bir göç de var. Tamamlanamamış burjuva devrimi ilk zorlamasını kendi orjinalliği içinde gerçekleştiriyor; altmış ihtilali oluyor. Cumhuriyetle gelen o taze idealizmin toplumcul dinamiği tekrar ediyor. Bu durum siklus döngüsünün yeni zamanlardaki ilk dairesel evrimini tamamlayışıdır. Geleneksel sınıfların yeni toplumu kendi istedikleri biçimde ele geçirme ve yönetim alışkanlıklarını yeni toplumda devam ettirme dinamiği bir adım geri çekilmiştir. Geleneksel yönetim dinamiğinin öteki ucu jön Türk etkinlikleri öne çıkmaya başlar ve hareketlenir. Toprak reformunu ve sermaye birikimini tam başaramıyan devrimler yukarıda sanatta köy romanları, köy filmleri, köy resimleri gibi bir sürece girerek sanki bu eksiği bilince çıkarmaya çalışırlar. Bir de modern dünyanın başına tebelleş olmuş komünizm illeti var. Kapitalist üretim ilişkilerinin hızla sardığı ama hemen de kendine benzetemeden ilişkiler geliştirdiği bu antik tarzın ana vatanı, toprak reformunu devrimle çözemeyince kapitalist ilişkilerin baskınlığında sorunu köyden kente göçle çözmek gibi uzun evrimli kaotik bir süreci epeydir ateşlemişti. Bu akan selin önünde altmış ihtilali gibi artık arızi kalan geleneksel jön¬- Türk ateşinin yarattığı dalga, toplumun sosyal planda bir kat daha hareketlenerek vatandaş güreşine tutuşmasını görünür hale getirdi. Katkısı ve önemi; kültürü çoğaltması, öne çıkarması ve yoğun entellektüel tartışmaları bezirgan değerlerin kaba ve laubali rutininden üste çıkarabilmesidir. Bir anlamda dejenere olmuş sivillik yerine idealize askeri ruh ağır basar. O yirmi yıl boyunca sol kültür etkinliğinde ama burjuva devriminin kültürel evrimini tamamlamaya çalışarak ve yeniden yaratılmış klasik şehirlerin köyleşmesini de yaşayarak; bunların üzerine tüy dikerce dünyadan yansıyan soğuk savaşın karşıtlarının da çatıştığı bir kaotik dönem, sonunda finans- kapitaller sisteminin zaferiyle 80’li yıllar sonuçlanır. 90’ların başı bunun böyle olduğunun sağlamasını verir. Toplum son otuz yılında, yeni zamanın karajteristiği içinde, hem köse Musa paşa baskınlarını, hem kabakçı isyanlarını, hem Celali isyanlarını, hem snt Baltermi katliamlarını, 18. Brümer’i, Jack London’un ‘Demir Ökçe’sini ve tek tek bireylerde ‘Akbaba’nın Üç Günü’nü iç içe yaşar. Tarih üstte bizleri, yani yüzelli yıllık jön-Türk dalgasının son tekne kazıntılarını böyle bir kosmosun ortasına atı atıvermişti. Gözümüzü açtığımızda hızla batı klasikleri, Rus ve Amerikan klasikleri ve en sonunda her türlüsünden sol kültürle iç içe, 12 martın hemen arifesinde kendimizi bulmuştuk.Bu anlattıklarım asıl 78 kuşağı değildir. 68’le 78 arasındaki ‘X’ kuşaktan bahsediyorum. İşte o dördüncü kuşak bu ‘X’ kuşağın içinden çıkacaktır daha sonra. Tabii bizim kuşağın ve 78’lilerin şekillenmesindeki en karakteristik talihsizlik; o zengin kültürün üzerine lök diye çöreklenmiş olan ‘Felsefenin temel İlkeleri ‘ damarıdır. Giderek güreşten savaşa dönüşen sıcak şartların sertliği, kültürü demokratik platformlarda derinleştirememek, bu yönde başarılmış ve kazanılmış alanların / işlerin yeni darbelerle budanmış olması o zamanın tümden reddiyle (bilnç altı) aşılmasını determine etmiştir. Ne kadar olabildiyse tabii. Şimdi bu ahval ve şerait içinde yetmişlerin başına ‘Akademi’ye düşmüş olan bizlerin özeline gelebilirim. Ve oradan yakın çevreyle de sanat temelinde bağlantılar kurabilirim. Rüzgarın sesi Sevgili rüzgar. Kuş cıvıltıları Ve martılar. Vedat Türkali’nin dediği gibi; 70’leri bir genç olarak göğüsleyen kuşak, Cumhuriyet tarihinin en kahraman kuşağıdır. İçinde biraz Rıdvanlık da barındırsa bu böyledir. 50 yıllık ertelenmiş bütün sorunları omuzlarında hissetmiş ve o çözümsüzlüklerin toptan günah keçisi olmuştur. Dünya’da 68 kuşağı vardır ama 78 kuşağı o nitelikleriyle yanlızca Türkiye’ye özgüdür. Bu kara toprağın çorak bataklıklarında debelenen hayatın tüm modernleşme tarihi boyunca ona hayat suyu veren genç- Türk geleneğinin son kuğu çığlığıdır. KAHRAMANLIK ÇAĞININ SONU 78 kuşağının en önemli özgünlüğü, geleneğini devraldığı soyun aksine gerçekten sivil olmasıydı. Çelişkisiyse sivil gibi davranmayı bilememesiydi. Hep bildiği iktidar dilinden kouşmasıydı. Giderek şark tarzı kurt kapanının içine doğru çekilirken (Kurt Kanunu ‘Kemal Tahir’) tüm sınıf desteklerinden soyunarak ve genç-Türk tavrıyla bir sınıfmış gibi koskoca sınıflara göğüs gererek davranış üretmeye çalışmasıydı. AKADEMİ YILLARI 1980’lere kadar yükseek sanat Akademi’den sorulurdu. Yetmişlerin başında Akademi yönetiminde sol tandanslı yapılar etkindi. Neşet Günal o dönemin Türk halkı tarafından en fazla tanınan ulusal çapta popüler ressamı olarak yaşının ve mesleğinin zirvesindeydi. Resim bölümünün başındaydı. Sanat, devletten maaş alınmadığında kolay kolay yapılabilecek gibi görünmüyordu. Bedri Rahmi sanatın mimariyle birlikte gelişmesi yönünde tuval resminin ötesini en fazla zorlayan hoca konumundaydı (duvar resmi). Adnan Çoker minimal sanatı işliyor, Özdemir ise o dönem Avrupa’da etkin olan Hiper-realizme giden yolda makina parçalarının titiz ve grafiği çağrıştıran resimlerini yapıyordu. Atelye profesörlerinin son ikisi ise fazla masonik bir yapı sergilemekten öte pek de ortalarda değillerdi. Özellikle Dinçer öğrenci için son derece antipatik bir tip idi ve ortalarda görünmezdi. İşleri için de ayni şeyi söylemek mümkün. Çok erken olarak Altan Gürman Pop- Art’ın ipuçlarını tutmaya başlamıştı bile. Altan Gürman o dönemde hocalık vasıflarıyla da öğrencide iz bırakmış bir kişiydi.Kapıkulu profesör sanatçı tipine karşıt, Fikret Mualla geleneğinin devamı Burhan Uygur uç vermeye başlamış, Komet’se Paris’te kalmayı seçtiği için henüz ortalarda yoktu. Parise burslu olarak gitmiş bir gurup ressam da yurda dönmüş, akademide görev almayı bekliyordu. Bunların içinde Mehmet Güleryüz Expresif resimleri ve gravürleriyle dikkat çekmeye başlamıştı. O yılların Akademisindeki öğrenci profilinin özel niteliği : Gençlerin bir kısmı liselerden politize olmuş olarak üniversiteye gelmişlerdi. Türkiye tarihsel olarak böyle özgün bir tip yaratmıştı. Yaşınd an ilerde daha üniversiteye gelirken ne yapacağı konusunda kararlı tipler. Gençliğin sertliğiyle kaynaşmış, önfikirli, bir anlamda yıkanmış kafalar sözkonusuydu. Oruç Aruoba ‘Bütün o yıllar boyunca bu önfikirli gelmiş gençlerin kafalarını temizlemeye çalıştım.’ Diyecektir. 70’lerin politik niteliği giderek bir tür sol popülizm ve sol popülerliğe dönüşerek dejenere olurken, bu hemen akademiye ve oradan sanat ortamına da yansıyacaktı kaçınılmaz olarak. Yoğun kır etkisindeki sol, resme de köy olarak yansıdı öncelikle. Bundan sıyrılabilmek kolay değildi. Öğrenci ölümleri süreklileşince kent olarak duvar, kaldırım ve ölmüş insanlar çalışmalara yansıdı. Hergün ölen genç insanların sayıları artarken yaşanan forumlar yoğun politik tartışmaların arenası oluyordu. Bu soyut tartışmalar öğrenciyi ilgilendirmiyordu. Politikanın hayata saygısızlığını hayat da tepkiyle karşılıyordu. Önce başaşağı duran bu durum ayakları üzerine oturtuldu. Öncelikli olarak akademik, demokratik, ekonomik sorunların çerçevesinde öğrenci örgütleri canlandırıldı. Politik konular ilgili olanlar için özel alanlara çekilmeye çalışıldı. Politika konuşmayan bir kesim politika konuşmak isteyenlerle karşıtlandı. Politik kimliklerini ön planda tutanlar bu kimliklerini öne çıkarmadan alan çalışması yapmaya çalışanlara ‘çizgisi belirsiz solcular’ dediler. Ortak çalışma alanları demokratik bir anlayışla yeniden yaratıldı. Öğrenim ve öğrencilik için yaratılan işler iyi niyetle üretmek isteyen herkezle beraber arkadaşça birlikte kotarılmaya başlandı. Çok farklı eğilimde pekçok insan bir arada toplanmaya başladı. Tersine durduğu için yangın yerine dönen ortam, insanların birbirini dinlediği ve gerçekten tartışabildikleri sosyal bir niteliğe dönüşmeye başladı. Akademide bu süreç baskın çıkabildiği için son anlara kadar insanlar provakasyonlara düşmeden pekçok olayın içinden burunları kanamadan geçebildiler. Tüm sorunları kucaklamaya çalışan bir öğrenci dergisi çıkarıldı. Adına DAYANIŞMA dendi. Bu dergi kısa sürede ODTÜ ve İTÜ’de yankı buldu. Öğrencilerin tüm alt yapı sorunları dahil, akademik sorunların ve eğitim sorunlarının detaylı tartışıldığı bir programın yapımı, üniversiteler arası iletişimin de sağlandığı bir ortamda sürmekteydi. Daha sonra Polonya ‘DAYANIŞMA’ hareketiyle formüle edilecek kitlesel demokratik prensiplerin temeli akademi öğrenci hareketi olan ‘DAYANIŞMA’ eğilimi etrafında formüle edilmişti. Temsiliyet sorunu etraflı biçimde bilince çıkarılıyordu. Ve hala o prensipler makro plandan mikro plana hayata geçirilmeyi bekliyor. Finans-Kapitaller sistemi o prensipleri devleti ıslah ederek hayata geçirmeye mahkum oldular ama ne kadar başarılı olduklarını hepbirlikte izliyoruz. Aynı paralelde sol içinde tepeden ınmeci ve pragmatik davranış gelenekleri hızla yenilmeye başlanmış, yerine daha demokratik ve aşağıdan yukarıya doğru örgütleme pratikleri tartışılır, kotarılır olmuştu. Güçlenen olumlu eğilimleri sol düşüncenin son şabloncu eğilimi ‘BİRİKİM’ dergisinin toparlamaya doğru gidiyor görünmesinin ardında böyle bir arka plan vardır. Türkiyenin çatışmalı ve tartışmalı ortamı içinde toplum kendi dinamikleriyle önce kendi iç faşist milis hareketleri geriletmeyi başarmaya başlamıştı. Aynı anda sol kendi yanlışlarını yenme sürecine girmişti. Teorik birikimleri sindireceği dönemin başında ve giderek asıl sorunlara doğru yöneleceği sıraların arifesinde 12 Eylül darbesi gerçekleşti. Bugünden geçmişe baktığımızda şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Eğer toplum kendi kendisiyle olan güreşinde kendi haline bırakılsaydı daha uzun bir sürede çok daha doğru ve sıralı, sorunlarını çözerek ve gerçekten aydınlanmayı parlatarak işin içinden çıkabilirdi. Hem de karakteri ezilmemiş ve çok daha olumlu anlamda olgunlaşmış olarak. Tabii bu çok idealistçe bir prodüksyon. Ne öyle salt bir iç dinamik var ne de bu toplumun gidişinde ve geleneğinde öyle bir yol alış sözkonusu. Kaldı ki, o ortamın yaratılmasındaki baş aktör devletten ve yönetici sınıflardan soyutlanabilecek salt bir toplum tarifiyle şekillendirilemez. Balığın kuyruktan kokmaya başladığı hiçbir zaman görülmemiştir. Balık hep önce baştan kokar. M. Müfit İşler