english
HATIRLAMAK DİRENMEKTİR / 6-7 EYLÜL HALA SÜRÜYOR.
04 Eylül Cuma - 24 Eylül Perşembe

Hatırlamak Direnmektir:

6-7 Eylül hala sürüyor

 

 

Karşı Sanat Kooperatifi, Yurtdışındaki İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu’nun ve Bellek ve Kültür Araştrmaları Derneği’nin (BEKS)katkılarıyla, 60. yıl dönümünde 6-7 Eylül 1955’i yeniden tartışmaya açıyor. Korkunç Eylül’den geriye kalan hiç sergilenmemiş fotoğrafları gün yüzüne çıkarıyor. İstanbullu Rum Fotoğrafçısı Dimitri Kalumenos’un çektiği fotoğraflar, 6-7 Eylül’de yağmalanmış ve tahip edilmiş kutsal mekanları gösteriyor ve soruyor: Hangi inançlar ve mekanlar kutsal, hangi isimler ve bedenler meşru, hangi anılar, hangi tarih hakikidir? Hangi kayıpların gerçek ve mühim oldukları için yası tutulabilir? Özgürlük, isim, kent, yaşam kimlerin hakkıdır? Vatandaş, iç düşman, azınlık ne demektir? Bu ülke için kültür ve miras ne anlama gelmektedir?

 

Karşı Sanat, izleyeceğiniz sergi ve paralelinde gerçekleşecek bir dizi etkinlikle, 6-7 Eylül’e bugün hala açık olan bir yara olarak yaklaşıyor. Yaşanan olayları, yalnızca Gayrimüslim azınlığın yazgısı olarak değil, farklı olana, ötekine, düşünceye ve umuda yaşama şansı tanımayan bir dünyanın laneti olarak anlatıyor. 6-7 Eylül’ü, geçmişte kalmış acı bir olay değil, tekelci kapitalizmin ve faşizmin homojenleştirici gücü karşısında bir direnç noktası olarak kabul ediyor. 

 

Serginin bir başka özelliği de, Karşı Sanat’ın belleğine dair önemli bir olaya da değiniyor olması. Bundan on yıl önce Beyoğlu Elhamra Pasajı’ndaki galeride düzenlenen “50. yılında 6-7 Eylül olayları” sergisi bir grup ülkücünün örgütlü saldırısına uğramıştı. Galeri kalabalık bir grup tarafından basılmış, sergilenen fotoğrafların tamamı tahrip edilmişti. Türkiye Kültür ve Sanat alanının, sarsıcı gerçeklerinden biri olan bu saldırıya dair belge ve fotoğrafları da açılacak sergide görmek mümkün olacak.

 

2005’te Karşı Sanat’taki sergiyi basan saldırganlar hala cezalandırılmadı. Tıpkı 6-7 Eylül’de, İstanbul’u cehenneme çeviren zihniyetin hala hüküm sürdüğü gibi. 1955’te İstanbul’da işyerlerini, kutsal mekanları, mezarları, evleri yağmalayanlar aynı kişiler değil midir? Onlar da aynı biçimde örgütlenmiş, kışkırtılmış, korunmuş ve desteklenmiştir. Bugün Alevilerin evlerini işaretleyen, Cem evlerine saldıran, cenazeleri bile kutsal olmaktan çıkaran aynı düşünce biçimi değil midir? Kurumsal siyasette temsiliyete sahip olmuş olmasına karşın, Kürt halkının tanınma mücadelesi hala sürmüyor mu? Ermenilerden kayıplarının yası tutulmuş mudur? Tüm dünyada 2. Dünya Savaşından daha vahim bir mülteci krizi yaşanırken, tecridin, sürgünün, kitlesel imha politikasının, linç kültürünün ve nefret söyleminin geçmişte acı bir anı olduğundan söz edilebilir mi? Kadın bedeni hala savaş alanı değil midir? 6-7 Eylül Çorum, Malatya, Maraş, Sivas’tan, Kamp Armen’den, Gezi’den, Narmanlı Han’dan ayrı düşünülebilir mi? 6-7 Eylül ve 12 Eylül aynı gün değil midir? 

 

6-7 Eylül, devletin düzeninde bir pay, isim ve yer sahibi olmama anlamında radikal bir dışlanmayı ifade eden sembolik bir tarihtir ve hala sürmektedir. İnsan hala, insan olmasından kaynaklanan haklarından yoksun ve çıplaktır. Karşı Sanat’ta izleyeceğiniz sergi bu saldırı karşısında belleği savunmaya çağırıyor. Çünkü barışı inşa etmek ancak geçmişin hatırlanması ve kurtarılması ile mümkün.

 

Korkunç bir Eylül

 

İstanbul Rum Toplumu, 6 Eylül 1955 akşamı başlayıp 6 Eylül gecesi ve ertesi gün de tüm şiddetiyle devam eden, önceden planlanarak yürürlüğe konulmuş kitlesel bir saldırıya uğramıştı.[1] Sayıları 100.000 varan saldırganlar, 40-50 kişilik gruplar halinde organize edilen merkezi bir koordinasyon altında, tahrip eylemlerini gerçekleştirmişti. Geçen yıllar bu kitlesel harekatın, Özel Harp Dairesi tarafından tasarlanarak gerçekleştirildiğini ortaya çıkardı. Olay Nazi Almanya’sında 8-9 Kasım 1938 tarihlerinde Yahudi Toplumuna karşı gerçekleşen Kristal Gecesi ile büyük benzerlikler taşıyordu. İki kitlesel şiddet olayı, aynı provokasyon, önceden planlama, güvenlik güçlerinin seyirci kalması ve özelikle Kilise, sinagok, mezarlık ve iş yerlerini tahrip etme gibi aynı eylem zinciri ile birbirleriyle paralellik gösteriyordu.

 

6-7 Eylül aslında Gayrimüslimlerin ekonomik çökertilmesi programının son noktasıdır. Şiddetin diğer yüzü Varlık Vergisidir. TBMM, savaş ortamının Türkiye ekonomisinde yarattığı sorunları sebep göstererek, 11 Kasım 1942 tarihinde, mecliste hazır bulunan 350 milletvekilinin oy birliğiyle,  tüm vatandaşlara uygulanacak olağanüstü bir vergiyi kabul etmiştir. Verginin oranı Müslümanlara varlıklarının ortalama % 4.94 iken, Rumlardan varlıklarının % 156’sı oranında uygulanmıştır. Vergi adı altındaki bu uygulama Gayrimüslimler için bir ekonomik faciadan başka bir şey değildir ve  Gayrimüslimlerin ekonomik olarak tüketilmesine  yönelik olarak  uygulanmıştır. Vergiyi uygulayan İstanbul Defterdarı Faik Ökte, 1952 yıllında yayınladığı kitabında gerçekleri kamuoyuna açıklar. Tek partinin mahalli önde gelenlerince, Gayrimüslimlerin itiraz hakkı olmadan ne kadar vergi ödemesi gerektiğini, tamamen sübjektif (buna garez veya kötü niyet demek gerekir) kriterlere dayanarak ödeme gücünün çok üstünde bir astronomik miktar olarak saptanmıştır. Verginin 10 gün zarfında ödenmesi şart koşulmuş ve bu müddet zarfında ödenilmediği takdirde derhal mal ve mülklere haciz konularak, açık artırma ile mal ve mülkler mezatta satılığa çıkarılmıştır. Tahsil edilen rakamın ödenecek miktarı karşılamaması halinde ise Gayrimüslimler, çok kötü iklim şartları hakim olan toplama/çalışma kamplarında hayat boyu zorunlu çalışmaya mahkum edilmiştir. Çoğunluğu 60 yaşından yukarı olan sayısı 2500 T.C. vatandaşı Gayrimüslim, bu çalışma kamplarına sevk edilmiştir. Bu yaşlı insanların kaçının kamplarda ağır koşullara dayanamayarak vefat ettiği de bilinmemektedir.

 

Elbette 6-7 Eylül’ün zemini çok önceden hazırlanmıştır. 1946 yılında CHP tarafından hazırlanan Azınlıklar Raporu’nun şu ifadeler yer alır: “Anadolu’da bugün Rum yok denecek kadar azdır. Hiçbir yerde ilerde bir tehlike teşkil edecek durumda değildir. Binaenaleyh Rumlar için esaslı tedbir alınması gereken yerimiz İstanbul’dur. Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümüne kadar İstanbul’u tek Rumsuz hale getirmektir.[2] 1955 yılı yaz ayları boyunca, Türkiye’de basının bir kısmı devamlı olarak Kıbrıs’ta Türklere karşı bir katliamın yapılacağını ve Batı Trakya’daki Müslüman Azınlığına baskılar yapıldığını yazarak, İstanbul Rumlarının refah içinde yaşadıklarını sorgulamıştır. Basın, İstanbullu Rum toplumunu Kıbrıs’taki gelişmeler ile ilişkilendirerek, bir nefret ortamı yaratılmasına ve İstanbul Rumlarının bir iç düşman olarak algılanmasında öncü olmuştur. Kitlesel saldırı hazırlıkları İstanbul Rum Toplumu kurumları, işyerleri ve evleri önceden işaretlenerek hedeflerin listeleri hazırlanmıştır. Tüm bunlar, Büyük Britanya Hükümeti’nin Kıbrıs adasına yönelik koloniyel politikası çerçevesinde anlam kazanmaktadır. Keza bu politika doğrultusunda, 29 Ağustos 1955 tarihinde, üç devletin (Türkiye, Yunanistan ve Britanya) katıldığı ve başlığı Doğu Akdeniz’de Güvenlik olan bir konferans düzenlemiştir. Nihayet, 5 Eylül gecesi Türkiye Cumhuriyeti Selanik Konsolosluk binası ile aynı arsada bulunan (Yunanistan Hükümetince kamulaştırılarak Türkiye’ye armağan edilen) Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu ev olduğu kabul edilen yapıya, sonradan kuşkusuz bir şekilde ispat edildiği gibi, gizli istihbarat teşkilatı üyelerince diplomatik torba ile Türkiye’den taşınmış küçük çapta patlayıcı madde kullanılarak bir sözde bombalama olayı yaratılmıştır. Provokasyonun amacı Yunanlıların Atatürk’ün evini tahrip ettiğini göstermektir. “Atamızın evi bombalandı” manşeti 6-7 Eylül olaylarının bahanesi olmuştur.

 

6 Eylül günü öğleden sonra saat 6’da Taksim Meydanı’nda düzenlenen gösteri, kısa zamanda Rum mağazalarına, Zapyon Kız Lisesine ve Aya Triada Kilisesi’nin tahrip ve yağma eylemlerine dönüşmüştür. İstiklal caddesinde bulunan ve çoğunluğu Müslüman olmayan T.C. Vatandaşı olan fertlere ait olan dükkanlar ve iş yerleri tahrip ve yağma edilmiştir. İstanbul Rum kurumlarına ve mülklerine saldırılar saat 7 de İstanbul’un birçok semtinde, Beyoğlu, tarihi yarımada, Boğazın Avrupa ve Asya yakaları ve Adalar’da  aynı zamanda başlamıştır. Her yerde işitilen slogan “Bugün malınıza yarın canınıza!”dır. Başbakan Adnan Menderes ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar, olayların başlaması sırasında İstanbul içinden geçmişler, İçişleri Bakanı Namık Gedik ise olayları bulunduğu valilikten takip etmiştir.

 

Saldırıların bilançosu; 71 kilisenin yağmalanması ve kundaklanması, 26 okul, 5 spor tesisinin tahribi, 4500 mağaza ve iş yerinin tahribi ve 3 Rum Gazetesi tesislerinin  tamamen yağmalanması, Rum mezarlıklarına büyük çapta hasarlar verilmesi, Zeytinburnu’ndaki Zoodohos Piği Manastırında bulunan Patrik mezarların tahribi, 2100 eve saldırı, 37 Rum vatandaşın ölümü, NATO Karargahında görevli Yunan subaylara ve ailelerine saldırı, 300 den fazla Rum kadınına tecavüz. Hükümet olaylar ile ilişkisini reddetmiş ve saldırıların solcu entelektüeller tarafından düzenlendiğini söyleyerek 50’ye yakın aydını tutuklayarak hapsetmiştir. 3000 kadar talancı da tevkif edilmiş, ancak kısa zamanda salıverilmişlerdir.

 

İstanbul Rum Toplumuna karşı yürütülen sistemli baskılar 1964-65 yıllarında kitlesel sınır dışı eylemleri ile devam etmiştir. İsmet İnönü başkanlığındaki dönemin hükümeti, Lozan antlaşmasına göre İstanbul’da yaşama hakkı olan 12.000 Yunanistan vatandaşı Rumları sözde zararlı faaliyetlerde bulunduğunu gerekçe göstererek, mülklerini bloke edip herşeylerine el konarak sert şartlar altında sınır dışı etmiştir. Bu sürgün neticesinde 90.000 olan İstanbul Rum nüfusu bir yıl süresinde 30.000’e düşmüştür. Hükümetler 1955-2003 yıllarını kapsayan dönemde, Türkiye’de yaşayan Rum toplumuna yönelik kısıtlama ve baskıya devam ederek anayasasının sınırlı insan hakları içerikli maddelerini dahi ihlal etmişleridir.

 

Olaya ışık tutan en önemli belge, Tümamiral Fahri Çoker’in, ölümünden sonra açıklanmak koşuluyla Tarih Vakfı’na bağışladığı arşiv olmuştur. Bu arşiv 6–26 Eylül 2005 tarihleri arasında Karşı Sanat’ta sergilenmiş ve faşit bir saldırıya hedef olmuştu. Olaylarla ilgili soruşturma ve mahkeme sürecinde Baş Hakim olarak görev alan ve sonradan Askeri Yargıtay Başsavcılığı yapan emekli Tümamiral Fahri Çoker’in, ölümünden sonra açıklanmak koşuluyla Tarih Vakfı’na bağışladığı arşiv, yaklaşık 250 fotoğrafın yanı sıra, soruşturma ve mahkeme süreciyle ilgili belgelerden oluşur. Bu belgelerin bir araya getirildiği 6-7 Eylül Olayları, Fotoğraflar-Belgeler, Fahri Çoker Arşivi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları tarafından kitaplaştırılmıştır. Ayrıca saldırıların boyutlarını İstanbullu Rum fotoğrafçı Dimitri Kalumenos’un çektiği fotoğraflarla da belgelenmiştir.  

 



[1] YURTDIŞINDAKİ İSTANBULLU RUMLARIN EVRENSEL FEDERASYONU, Korkunç 6-7 Eylül 1955  Olaylarının  60. Yıl Dönümü kitapçığı’ndan derlenmiştir.

 

[2]  Rıdvan Akar, “Bir Resmi Metinden Planlı Türkleştirme Dönemi”, Birikim, sayı 110 (1998), s.68-75.


Henüz haber eklenmemiştir.
Henüz bir çalışma eklenmemiştir.